Gecenin bir yarısı, uykunun en tatlı anında kan ter içinde seni yataktan püskürten şeyin, dakikalar süren uğraşlarla buruşturup minicik hale getirmek üzere itinayla sıkıştırdığın ve artık bu eziyete dayanamayarak dolaptan fırlayan kıyafet yığını değil de, zaten her zaman dolabında yaşadığına inandığın ve yediği çocuğu hazmedemeyip odanın ortasına püskürten canavar olduğunu düşündüğün zamanlardır çocukluk.
Çocukluk hep aynı. Çünkü süreç hiç değişmeyecek. Bundan yüzyıllar önce yaşayan bir çocuk için karanlığın getirdiği korku ne ise, 21. yüzyılda da çocuklar aynı “karanlık” yüzünden korkuyorlar. Bakmak ama görememek, gördüğü şeyi adlandıramamak, adlandırmak istediğinde araya giren bir sürü fikir. Korkunun ele geçirdiği zihin, bir çocuk için başa çıkılması güç bir travmaya dönüşebilir. Çevresi, gördükleri, gösterilenler, anlatılanlar, duydukları ve hatta duymadıkları… Hele bir de soyutun ne olmadığına dair düşünceler altı yaşından itibaren aklını kurcalamaya başladığında, kaybolmasını başaramadığı korkunun gücüne güç katar.
Korku bir süre sonra çocukları esir alabilir ve kaygıya dönüşebilir. Aslında “kaygı”, fonetik olarak “korku”dan hafif bir kelime gibi görünse de, çok daha tehlikelidir ve çocukluktan ergenliğe geçişte silinmesi beklenen korkulara, yerleşik bir kişilik özelliği kazandırır. Çünkü korkuların kaynağı bellidir. Mesela yüksek ses. Çocuk sesin nereden geldiğini bilirse korkusunun ilk evresini atlatmış olur. Bu yüksek ses tabii ki sonsuza dek sürmeyecektir. Dolayısıyla korku kısa sürelidir. Çocuk, sesin getirdiği çağrışımlarla ilgili korku duyar ve anlık tepkiler verir. Bir anda ortaya çıkan korku kaynağı sonlandığında, korkunun da bitiş evresine geçilmiş olur.
Ancak kaygı çok daha baskındır. Kaygının kaynağı belirsizdir. Kaygılı bir çocuk onu korkutacak şeyin her an, her yerde, her şekilde karşısına çıkacağını düşünür. Bu düşünce onu alt etmeye başlar ve belirtiler uzun süre devam eder, hatta sonlanması için tedavi gerekebilir. Kaygı duyan çocuk gelecek tasasına düşer. Yakın ya da uzak gelecek onun için katlanılması zor bir yük haline gelir. Genellikle yavaş bir şekilde ortaya çıkan kaygıyı tanımlamak, korkuyu tanımlamak kadar kolay değildir, çoğu zaman da imkansızdır.
İnsanoğlunun doğuşu itibariyle var olan korku fenomeni, gelişimi, kültürü, standartları ve yaşama biçimini oluşturan belli başlı ögelerden biridir. Somut korkular başa çıkılması en kolay, kişinin gelişiminde mücadele gücünü aşılayan ve ileride kaygıya dönüşmesi beklenmeyen korkulardır. Ancak soyut korkular mutlak bir kaygı ögesi olma özelliğini taşırlar. Pedagojik olarak saptanan ve çocukların psikolojik tedavi süreçlerinde başı çeken soyut kavramların edinim yaşı, 12 olarak belirlendiği için, ebeveynlere düşen en önemli görev çocuklarına anlayabilecekleri kadarını, anlayabilecekleri yaş aralığında, ebeveyn olarak kendilerinin de anlayabildikleri ölçüde aktarmalarıdır. Fiziksel olarak müdahil olamadıkları okul çevresinde de bu tutumlarını koruyarak çocuklarına “olumlu soyut” düşünceleri aktarmaktan geri durmamalılardır.
Korkuya teslim olmayan çocuklar yetiştirebilmek ve kendisini neyin korkuttuğunu bilen bireylerin dünyaya yön vermesi için, bizlerin bakımına muhtaç oldukları süre boyunca onları bilinmeyenle sınamayalım. Bırakalım kendi sınavlarını kendileri versinler.
Figen BAHTOĞLU
Aralık, 2017
Yorum bırakın